18 Ekim 2008 Cumartesi

Don Quijote ve Don Kişot kısaltmalarına önsöz

Sevinçliyiz hepimiz; çünkü klima meselesini sonlandırdık. Yanlış anlaşılmasın bu sonlandırma öyle klima alınarak olmadı, havalar yavaş yavaş serinlemeye başlayınca, ki biz buna sonbahar geldi diyoruz, haliyle yayınevinin içini de bir serinlik bastı. Terlemiyoruz artık, terlemediğimiz gibi de kötü de kokmuyoruz. Allahtan ki korkumuyoruz, daha önceki önsözlerde bahsetmedim ama bizim patron biraz fazla kokuyor. Öyle pislikten değil, adam tertemiz insan aslına bakarsanız. Ama her daim, kahvaltı dahil yediği pastırmalar yok mu… İşte onlar kokuyor. Yayınevinin içinde yaz boyunca bir çemen kokusu döndü dolaştı, odasında biz giremedik kokudan, hatta sekreter kızın nasıl girdiğine şaştık durduk. Tabii ekmek parası diye o kız da ses çıkartmıyor ne yapsın… Pastırmada nasıl bir şeyse, ki benim köken Trakya olduğundan biz pek sevmeyiz öyle şeyleri, en fazla sucuk yeriz, onu yedikten sonra da dişlerimizi fırçalarız, ama pastırma başka bir şey. Onun kokusu çıkmaz dış fırçalamakla. Sadece ağzı da kokmaz insanın. Bedeninin her bir tarafı kokar ve o koku yıkansa da geçmez. Tuza basmanız lazım kendinizi, ancak o zaman arınırsınız kokunun fenalığından.

Neyse klimasız bir yazın ardından sert bir kış bekliyor bizi diye bir girizgah yapalım konuya ki edebi olsun biraz. İnsanlar bazen istiyor böyle şeyler. Geçen ay yayımladığımız kitaplar, Kafka; “Değişim” ve “Dönüşüm” iyi bir satış rakamına ulaştı. Gerçi kitapların aynı olduğunu anlamamız zaman alsa da kitaplardan kar elde etmeye başladığımızı düşünüyordum. Çünkü patronun etine dolgun karısına diye aldığı ve sonradan karısının elbiseler için fazla şişman olduğunu düşünüp sekreterine hediye ettiği giysilerde bir artış oldu. Sekreter de böylece kışlıkları tamamladı gibi geliyor bana. Gözümüz yok, Allah daha çok versin. Bizim maaşlara gelince, mart ayının maaşını yeni aldığımızdan dolayı biraz rahatladık. En azından borçlarda bir toparlanma oldu, ev sahibi ile aramız düzenli. Yoksa evden çıkmamı söylemeye başlamıştı. Ben de oradan çıkarsam selefon kokulu ofisimize, yine belirtmeliyim burası bir dükkan, yerleşme kararı vermiştim. Allahtan hala evdeki rahatım devam ediyor. “Değişim” değil de “Dönüşüm”ün iyi satması sonucunda ofisin balkonu odun-kömür ile istila edildi. Yayıncı doğalgaz tesisatı masrafını göze alamadığı için bu kışı da bizi geleneksel yöntemlerle ısıtacağa benziyor.

Kitap satışlarından belki de ilk defa kar etmemiz ve kışın yaklaşmasıyla birlikte patron getirip masama bir kitap bıraktı ve iyice okuyup, özümseyip öyle önsöz yazmamı istedi. Sanki ben kitapları öyle aceleyle okuyormuşum da öyle sıradan önsözler yazıyormuşum gibi davranması başta canımı sıktı. Tam canımın sıkıntısı geçti derken, arada bir bu sözler aklıma geldi ve yeniden canım sıkılmaya başladı. Sanırım beni bu adam ciddiye almıyor, ama ben kendi işimi ciddiye alıyorum. Kitabı aldım ve eve gittim. Kitabın ismi çok uzun, sadece ismi uzun olsa neyse, kitapta bir o kadar kalın… “La Manchalı Yaratıcı Asilzade Don Quijote” ismi kitabın ve bin sayfaya yaklaşıyor. Uzun kış geceleri için eğlenceli olacak bir kitap ama artık neredeyse herkes, insanların kış gecelerinden para kazanmak istediği için çeşitli eğlenceler tertip ediyor. Bana kalırsa kimse bu kadar uzun kitap okumaz dedim, ama ben okurum diyerek de başladım okumaya.

Baştan söylemeliyim aziz okuyucu, bu lafı da kötü Dostoyevski çevirilerinden çaldım neyse, çok eğlenceli bir kitapla karşı karşıyasınız. Cervantes adındaki adam, tek kolu olmamasına rağmen bir harikalar yaratmış. Gülmekten karnıma ağrılar girdi ve hepinize de aynı şeyler olacağından eminim. Kitaplar yüzünden balataları sıyırıyor bir eski zaman insanı ve kendini şövalye sanmaya başlıyor. Ahırdaki uyuz beygire binip maceradan maceraya koşmaya başlıyor. Yanına da paragöz bir köylüyü alıyor ki, bu akıllara zarar insan, bildiğiniz gibi değil aziz okuyucum. Nev-i şahsına münhasır insanlar vardır ya aynen öyle bir tip. Hele eşeğini çaldırdığında bir ağıt yakıyor, çaldırma kısmı da ayrıca komiktir, dünyada bu kadar bir komik ağıtı kimse yazmamıştır. Bir de efendisi çok saygın bir insan ve çok doğru konuşurken, bu arkadaş biraz garip, sadece atasözleriyle konuşuyor. Yani hayat hakkındaki tüm bilgilerini oradan edinmiş. Bizler gibi okuyup adam olmaya çalışmamış, iyi ki de çalışmamış. Eğlence inanılmaz yani. Kitap hiçbir şey öğretmese bile bir dizi yeni atasözü öğrenebilirsiniz. Ben bunu bilir bunu söylerim.

Cervantes adındaki adama gelince. Adam muazzam. İyi bir yazar değil, hem de hiç değil. Hayatı boyunca çok başarılı kitaplar yazamamış. Oyunları kötü diye oynanmamış. Bir de tabii o dönemde başka büyük bir oyun yazarı, bütün İspanya tiyatrolarını tekeline almış, onun oyunları oynanıyormuş. Bu da yememiş içmemiş, bu arada İnebahtı Deniz Savaşı’na katılmış, Osmanlı’nın sakalını traş etmiş, biz onların kolu kesmişiz, ama hakikaten kesmişiz. Korsanların eline düşmüş, köle olarak Kılıç Ali Paşa’ya satılmış. Bilgisi ve görgüsü ile Ali Paşa’nın sevgili kullarından olmuş, bir ara İstanbul’da Kılıç Ali Paşa Camii’nin yapımında çalışmış. Sonra Ali Paşa buna “serbestsin” demiş, o da serbest kalmış, İspanya’ya geri dönmüş. İşte o vakit, yememiş içmemiş, az evvel de bu kısmı demiştim, oturmuş bu harikulade kitabı yazmış. Muhteşem bir eser bahşetmiş dünya edebiyatına ama çok uzun yazmış. Okunur mu okunmaz! Ben de ne yaptım. Yayıncımıza gidip öneride bulundum, dedim ki “biz bu kitabı kısaltalım biraz, adam yıllar evvel zaten ölmüş. Ölmese ne olacak sanki benim kitabımı kısalttılar diye dava mı açacak? Açtı diyelim, zaten ekmeğini yemiş bu toprakların, camilerde yatıp kalkmış. İnsan biridir ne de olsa. Anlatırız uzun uzun, sonra da veririz parasını.” Belki benim parayı da verirler. Ama sanmıyorum ben yine de. Neyse “kısa kısa kitaplar yapalım biz bundan Don Kişot deriz adına, maceralarını koyarız, bir tane de biz yazarız Don Kişot İstanbul’da diye olur biter.”

Adam beni dinledi… Yağmur yağıyor bu balkondaki kömürlere Allah verede kışın yanarken bir sorun çıkartmasalar… Kitabı da acile alıp okumanızı tavsiye ederim…

21 Eylül 2008 Pazar

Değişim ve Dönüşüm'e önsöz

Ofis olarak ki, ben ona dükkan demeyi tercih ediyorum, çünkü baktığımızda yayıncılık da esnaflıktır bir anlamda ve büyük yayınevleri başlarındaki iyi editörlerden çok iyi esnaflar tarafından yönetilir. Bizim esnaflığımız biraz başarısız olduğundan yakında kepenkleri kaparız gibi geliyor bana, ama batan gemiyi terk eden fare olmamak için işten de ayrılamıyoruz. Ne maaş alıyoruz ne bir şey, boğaz tokluğuna buralarda çalışıyoruz. Geçen ay bastığımız Dante satmadığı haliyle, biz de sermayeyi kediye yüklemiş esnaf misali ortalarda dolaşıyoruz. Kitaplar Allah’tan depoya gitti de orada duruyorlar, çünkü satar umuduyla kitapları benim odama istiflemişlerdi ve kapaklarda maliyeti düşürmek için kullanılan kötü selefon kokusundan burnumuzun direği kırıldı neredeyse. Kitabı bir insan alsa bile okuyamaz ki… Dante satmayınca klima alınmadı, ben de baktım olmayacak eskiden kalma alışkanlıkla evdeki vantilatörü tamir edip ofise getirmek de çareyi buldum. Yer yer rüzgarlı oluyor içerisi, kağıtlar filan dağılıyor gerçi ama idare ediyoruz, yapacak bir şey yok çünkü.

Dante satmayınca yayıncımız yeni bir kitap arayışına girdi ve sekreterle yediği bir öğle yemeği rehavetini daha üzerinden atamadan odama gelip iki tane kitap attı masama. Doğal olarak bunlara önsöz yazmamı istedi. Sonunda tüm yakarışlarımı anlamış olacak ki kitapları ince olarak seçmişti. Dante’nin satmamasının en önemli nedenlerinden biri de kimsenin o kadar kalın bir kitabı alıp okumayacağıydı ama dinletemedim ki ben kendimi. Dükkanın için bağır bağır bir hal oldum, dilimde tüy bitti ama sonuç itibariyle bu iki kitabın masama bırakılması neticesinde artık dediklerimin dinlenmeye başladığını gösteriyor.

Yayıncının klimalı odasından çıkıp masama Kafka diye bir yazarın iki kitabını bırakması ilginç geldi bana. Daha önce arka arkaya iki kitap basan bir yayınevi olmadık hiç. Hatta ayda bir bastığımız kitapları bile doğru düzgün satamıyoruz. Böyle bir şey istediği için ben de kitapları alıp okumaya başladım. Kafka denen adam, ki sanırım epey tanınıyor, benim gözümden kaçmış, gerçekten ilginç bir yazar. Değişim ve Dönüşüm adlı iki kitabında da aynı şeyi anlatmış, yalnız biraz farklı kelimelerle, gerçi iki kitap arasındaki tıpa tıp aynı cümleler de yok değil. Örneğin iki kitap da başkarakterin bir böcek olarak uyanmasıyla başlıyor. Olacak şey değil bana göre, ama yine de meslek aşkıyla okuyoruz, ekmek parası ne yapacaksınız.

İlk olarak yazarın aynı şeyi neden iki kitapta anlattığını anlamış değilim. Bana kalsa ben tek bir kitap yazar ve diğerinde başka şeyler anlatmaya çalışırdım. Zaten bunu fark ettiğim için yayıncımın yanına gittim. Kapıyı çalıp içeriye girdim ve sekter hanımla birlikte aynı koltukta, sekreter yayıncımızın kucağında olmak suretiyle oturuyorlardı. Beni görence irkildiler, açık görüşlü bir insan olduğum ve insanlar arasındaki samimiyete inandığım için ses çıkarmadım. Ama yayıncımın biraz topluca olan karısı bu durumda benimle aynı görüşleri paylaşmaya bilirdi. Aile arasına girilmeyeceğinden dolayı ses çıkarmadım. Birbirine çok benzeyen iki ayrı kitap basmak yerine, bu ikisini bir arada basmayı önerdim kabul etti. Aslına bakarsanız eliyle dışarı çıkmamı işaret eder gibi bir hareket yaptı ben kabul ettiğini düşünüyorum bu yüzden. İtirazı olsa tartışır ve uzlaşmaya çalışırdık, sonuç itibariyle medeni insanlarız.

Böyle bir durumda ben de oturup tek bir önsöz yazmaya karar verdim. Sanırım birbirine benzer kitaplar için de yapılabilecek en doğru şey buydu.

Franz Kafka bu iki kitabı bir de aynı yıl içinde yani 1915 yılında yayımlamış. Hatta kendisi de yayımlamamış bir arkadaşına vermiş kitapları yakması için, o gariban da yakmamış, en azından teliflerden parayı bulayım diyerekten kitapları yayımlamış. Arkadaşa ihanet durumu söz konusu burada, daha girişte bu bilgi bile insanın canını sıkıyor. Yani bu kitabı okumaya başladığınızda bilmeniz gereken ilk şey, bu kitapların okunmasını yazan kişi istememiş. Orada da bir acayiplik yok değil, madem yayınlanmasını istemiyorsun, neden bir arkadaşa veriyorsun, kendin yaksana değil mi ama aziz okuyucum…

Gregor Samsa’nın bir sabah kendini dev bir böceğe dönüşmüş bulmasıyla başlıyor hikaye. Buraya bir şey demiyorum, olmaz ama hadi oldu diyelim… Ondan sonra kendini böcek olarak bulan arkadaş durumdan şikayetçi de değil, sanki üç günde bir böcek olarak uyanıyormuş gibi davranıyor. İşe gideyim ben filan diyor… Bana çok inandırıcı gelmiyor bunlar, hatta inandırıcı olmadığı gibi bir insan böyle bir durumda neden iki tane kitap yazar arkadaşım.

Tabii bir de eleştirmen olarak bakalım duruma. Kitap elbette güzel şeyler anlatıyor, bakmayın ben öyle acayip konuşuyorum, senelerce insanlar aslında ne anlatmak istediği bulamamış olsalar da muhakkak iyi niyetle anlattıkları bir şeyler var gibi geliyor bana, takdir ediyorum kendisini. Mesela azınlık ve farklılık üzerinden değerlendirebiliriz kitabı, en yakınlarının bile farklılıkları nasıl baktığına ilişkin bir fikir edinme şansınız var. Diğer taraftan Samba adındaki adamın ilk anda işe nasıl gideceğini düşünmesi tipik bir memur yabancılaşmasından başka bir şey de değil. Bu yabancılaşmayla birlikte de yalnızlaşmak ve yaşamdan koparak sadece bir makine olmaya vurgu yapıyor Kafka…

Hala bu konu hakkında neden aynı iki kitabı yazdığın anlamasam bile siz bana bakmayın. Kafka anladığım kadarıyla cidden çok önemli bir yazar. Kitapları alın okuyun derim. Sonbahar gelse bile klima lazım siz bakmayın, vantilatör yetmiyor…

18 Eylül 2008 Perşembe

İlahi Komedya’ya önsöz

Uzun zaman önce tam olarak tarihini hatırlamıyorum, çünkü benim hayatımda tarihler hiç olmadı, ne bir doğum günü kutladım, ne de evlilik yıl dönümü, hiçbir tarihi hatırlamadığım gibi her şeye de uzun zaman önce demekle yetineceğim bundan sonra. İşte uzun zaman önce yayıncım Dante adlı bir yazarın kitabına önsöz yazmamı istedi. Yadırgamayın doğal bir şey bu, orta sınıf bir yayınevinin, taksitle aldığı pahalı takım elbisesiyle övünmek için sürekli fırsat kollayan patronu çeşitli kitaplara önsöz yazmam için kapımı çalar… Rica minnet yazdırdığı önsözlerin de hiçbirini kullanmaz. Şimdiye kadar yazdığım hiçbir önsözü kullanmadığı gibi hepsi hakkında da laf söyler ve bu söylediği laflar da genelde bir yazar için hiç yenilir yutulur şeyler değildir. Dante denen yazarın kitabını ilk getirdiğinde de böyle bir durum söz konusu oldu ve bu defa kesinlikle yazacağım önsözün yayınlanma garantisini istedim, tabii malum bir iki sebepten dolayı önsözüm yayımlanmadı. Artık o kadar sıkıldım ki böyle boşa önsöz yazmaktan, hem yayıncımın sürekli korktuğu edebi yeteneğimi göstermek, hem de kendisinden biraz da olsa intikam almak için yazdığım bütün önsözleri yayımlamaya karar verdim.

Şimdi edebi yeteneğim ve önsöz yazmam arasında bir bağ kurumayan okurlar için açıklama yapmam gerektiğini düşünüyorum. Bu okurlar hemen önsözlerin edebi olmayacağını söyleyecekler. Önsözlere hırsla saldırmış Oğuz Atay’ı da kendi kızgınlıklarına kaynak olarak göstereceklerdir. Evet! yaptığı eleştirinin büyük bölümünde haklıdır Oğuz Atay. Yayıncım Oğuz Atay’ın yarım kalan bir romanına, adını hatırlamıyorum, önsöz yazmamı istediğinde ben saygı gösterip Oğuz Atay’a önsöz yazamayacağımı kendisine iletmiştim geçenlerde. Geçi bozuldu biraz, kızdı masayı filan terk etti, hatta o akşam meyhane de hesabı da ben ödemek zorunda kaldım. Yine de insanın ilkeli olmasın her zaman fayda var diye düşünüyorum. Önsöz kızgını okurlara karşılık ben de bir tez olarak Borges’i sunuyorum. Latin Amerika edebiyatını başlı başına başka bir hale getirmiş bu yazar, ki adını hepiniz muhakkak duymuşsunuzdur, kendini her zaman bir önsöz yazarı olarak görmüştür. Biraz mütevazı bir insan kendisi tamam, ama o ne dediyse ben de onu söylüyorum. Ve hiçbir önsözüm daha önce yayımlanmamış bile olsa kendimi, yani bildiğiniz Sarcaalili Godot Mustafa’yı bir önsöz yazarı olarak değerlendiriyorum.

Bu uzun girizgâhtan sonra Dante adlı yazarın, Dante diyorum çünkü soy ismi o kadar karışık ki bir türlü tam olarak ne telaffuz edebildim, ne de doğru yazabildim. Bu yüzden kendisine böyle ön ismiyle sesleneceğim; Dante diyeceğim. Başkaları nasıl sesleniyor bilmiyorum, ama ona ismiyle sesleniyorum diye yanlış anlaşılma olmasın kendisini tam olarak tanımıyorum ve benden yaşça epey büyük olduğunu düşünüyorum. Çünkü kitabında bahsettiği insanların birkaçı hariç hiçbirini tanıyamadım. Bu da benim cehaletim olabilir.

Dante’nin İlahi Komedya adlı kitabının çevirisini yayıncım Mango’nun sezon sonu indiriminden şişman karısı için aldığı yeni elbiseleri sekterine gösterdikten sonra getirdi. Önce biraz oturdu ve karısına aldığı kıyafetleri sekreterinin çok beğendiğini söyledi. Ben de aslında o elbiselerin hiçbirini karısını olmayacağını, karısının biraz balıketli olduğunu hatırlattım kendisine. Burada bir parantez açıp karısının balıketli değildi büsbütün obez olduğundan söyleyeyim dürüstçe. Sonra bu elbiseleri sekretere vermenin iyi bir fikir olacağını, ama kendisini yanlış anlamasından korktuğunu söyledi. Benden verip vermemesi konusunda fikir istedikten sonra, kitabı masama bırakıp, “şuna da bir önsöz yazsana Allah aşkına” dedikten sonra odamdan çıktı ve gerisini bilmiyorum. Çünkü arkalarından çıkmadım. Kapı dinlemek gibi âdetim olmasa da sekreterin sevinç çığlıkları sandığım bir takım sesler duydum. Seslere aldırmadan kendimi Dante’nin iç burkarak başlayan o uzunca şiirini okumaya başladım.

İyi bir okur olarak ilk dikkatimi çeken şiirin üç ana bölümde yazılmış olduğuydu. Elbette bir şairin bunu yapma hakkı vardır. Kimse bir şiiri neden böyle üç bölüme ayırdın diyemez, ben de kendisine böyle bir şey sormaktan ziyade, ne yapmak istediğini anlamaya çalıştım. Anladığım kadarıyla şair okuru Cehennem (Allah korusun) Araf ve Cennet’te dolaştırıyor. Oraları da sanki mübarek bir insanmış da gidip görmüş gibi bizlere anlatıyor. Anlatım elbette başarılı, diyecek bir şeyimiz yok, hatta o kadar uzun şiiri bu kadar soluksuz nasıl yazabildiğini şaşıyor insan… Ama okurken şöyle bir şey oluyor, cehennem bölümünde insan bir heyecan bir telaş, bir korku yaşarken, Araf biraz sıkıcı, cennet ise büsbütün can sıkıcı bir yer olarak karşımıza çıkıyor. Bu yüzden kitaba bir yaş sınırı konması taraftarıyım. Çocuklara kitap okutma merakımızdan dolayı yanlışlıkla ellerine bu kitabı verirsek maazallah bu cehennemin eğlencesine kendilerini bir kaptırırlarsa kendi ellerimizle küçük küçük satanistler yetiştirmez miyiz Aziz okuyucu. Birazdan okuyacağın kitabın böyle bir meselesi olabilir dikkat etmekte çoluk çocuğun okuyacağını yerlerde bırakmak da fayda var. Bizim yayıncı herkesten gizli boyama kitapları basıyor onları okusunlar, bilemedin boyasınlar.

Bir de Dante’nin şiir boyunca bilmem nerenin valisi, bilmem kimin akrabası diye bahsettiği insanların hiçbirini tanımadığım için canımın sıkıldığını söylemek isterim. Hayır! Şöyle ki Dante yaşadığı semtten tanıdığı insanlar arasında anladığım kadarıyla büyük bir ayrımcılığa gitmiş, sevdiklerini cennete, sevmedikleri cehenneme yollamış. Böyle yakından tanımayıp, bildiğimiz tanıdığımız, zararını hiç görmedik diye düşüğü insanları da Araf’a yerleştirmiş. Ben edebiyatta böyle bir şeyi onaylamıyorum. Çünkü çok sevimli bir şey değil, edebiyatı kişisel ilişkilerle karıştırmamak lazım. Sonra ne oluyor, karısına kızan kitap yazıyor. İnsanın canı sıkılıyor, onları okuyoruz biz arkadaşım, bize de yazık bir yerde. Haksız mıyım aziz okuyucu?

Biraz ciddi olursak; İlahi Komedya yazıldıktan sonra dönemin ünlü yazarlarından Boccaccio tarafından halka okunuyor. Ben olsam kendim okurdum orası ayrı. Haklın günlük konuştuğu ve kraliyetin pek itibar göstermediği Toscana lehçesiyle yazılan bu metin bize Dante’nin yaşamına ilişkin birkaç ipucu da veriyor. Anlıyoruz ki Dante öyle sanıldığı gibi paragöz filan değil, halkı kraliyete tercih edebilecek kadar onurlu bir insan. Hatta bırak onuru; yürekli ve karakterli bir insan. Mesela kraliyete yaranmadığı gibi kiliseye de öyle yalakalık yapmıyor. Kitabı yazdı diye kilise onu dinden atıyor ve arkasına bile bakmadan çekip gidiyor. Sonra 1921 senesinde kilise tükürdüğünü yalayıp kitabı kutsal ilan ediyor, ama iş işten geçmiş tabii…

Dante yapıtını üç, yedi ve özellikle 22 sayısını esas alan bir sistem üzerine kurduğu söyleniyor. Sayılara aklım pek ermez, ama 22 sayısı Kabala’da, tarotta, ezoterizmde önem verilen hatta sayıların arasında üstat kabul edilen bir sayıdır. Gizim bununla da kalmıyor kitapta “Can Grande della Scala” sözü gizemini hâlâ koruyor. Ben de tam olarak yazarın orada ne dediğini anlamadığımdan bir şey söylemek istemiyor. Edebiyata “bükemediğin bileği öpeceksin” esasıyla yaklaşmak da fayda var bazen.

O yüzden ben de gizem meselesine takılıp kalmadan kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. Kitap satsın diye de dua edeceğiz. Bu kitaptan gelecek parayla bizim yayıncı klima taksitine girecek hayırlısıyla, yayınevi sıcak da biraz, vantilatör yetmiyor haliyle…

28 Ağustos 2007 Salı

Önsözler için önsöz

Aslında bir önsöz değil elbette bu, bir başlangıç. Çünkü bilirim kimse okuma zahmetine girmez önsözleri, yazanları da hep boşa yazmışlardır. Ama boşa da olsa, kimse de okumasa yazılmıştır onlar. Hatta Oğuz Atay'ın saldırılarından sonra bile, Oğuz Atay kitapları önsözle başlamıştır. "Kimse neden yazıyoruz, bu adam kitaplarına önsöz yazılmasını ister mi?" diye sormamıştır. Utanmazca, arsızca, çirkince yazılmışlardır.

Borges, kendini iyi bir "önsöz yazarı" olarak tanımlamış, belki o zaman önsözlerin forsu biraz da olsun armıştır yayın dünyasında. Ama yine de Borges de yazsa, hiç bir önsözün okunma garantisi yoktur. Çünkü önsözler gerçek metne ulaşmak için birer engeldir. Sadık okurla yazar arasına giren bir vicdan azabı...

Önsözler yazıldıkça yazılıyor ve kitapların önlerinde yerlerini alıyor, bazı kitaplara önsöz yetmiyor son söz koyuyor yayıncılar. Kitabın ne anlatmak istediğini anlamamış olan için açıklayıcı bilgiler... Yayıncı da, yazar da, hatta metnin kendisi bile güvenmiyor okura, her hangi bir yanlış anlaşılmaya ihtimal vermemek için giriyorlar araya ve bir metinlerden kurulan bir çöplük oluşuyor, çoğalıyor ve çoğalıyor. Cortazar'ın bile artık açıklamayacağı bir önsöz çöplüğü...

Önsözler imzalarla yazılır değil mi? Peki imza tanıdık değilse... O zaman yayımlanmaz yazılanlar. Ama kimse önsöz yazarı değildir, yazarlar önsöz yazar. Ama bir hatadır bu, bir ya da birkaç önsöz yazarı olmalıdır ve onlar yazmalıdırlar önsözleri.

İşte böyle bir amaç için yaratıldı bu site, kimsenin tanımadığı bir önsöz yazarıyım ben. Kendi küçük dünyamdan büyük denizlerin sonsuzluğuna baktım ve inanın orada gerçek metinler değil, sadece önsözler vardı. Onun için, bunun için kısaca her şey ve herkes için yazılmış önsözler. İşte o önsözlerden feyz alarak yazdığım önsözler olacak burada. Hiç bir zaman yayımlanmamış, hatta kimse talep etmese de yazılmış önsözler. Bazen de yazarların, tanıdığınız yazarların hem de, editör savsaklaması yüzünden unutulan ve kitaplara giremeyen önsözlerini bulacaksınız.

Hafta da bir güncellenecek site ve elimdeki mail listesinden insanlara gidecek. Eğer başka bir vesileyle buraya gelmişseniz ve işi şansa bırakmak istemiyorsanız; godotmustafa@gmail adresine mail adresinizi bırakın.